![]() |
|
|
BİLGİ
GÜLELİM
|
Mizah...
Paylaşmak istediğiniz anı ve fıkralarınızı göndermek isterseniz... buraya tıklayınız.
NEREDE O ESKİ ŞEFLER (Dr.Hamit ALACALIOĞLU) Yıllar önce. Yanan Tepebaşı Tiyatroları Komedi Kısmı'nda bir konserimiz var.İstanbul Şehir Orkestrası'nı yaşlıca bir zat yönetiyor.Program epey zengin:bir uvertür,bir konserto,arkadan orkestra eşliğinde opera aryaları...,aradan sonrada senfoni:Beethoven no.5. Tromboncuların uvertürde biraz işleri var.Ondan sonra taa senfoninin finaline kadarTACET.Arada bir saatten fazla zaman var. Konserde uvertürü çalıp bitiriyor bizim tromboncular.Sonra da sazlarını kaptıkları gibi doğru kulise,çene çalmaya. Tiyatronun tam karşısında "Sanatkarlar Kahvesi" var. İşi olmayan müzikçiler,işsiz figüranlar orada oturur sabahtan akşama kadar.Belki bir düğün-dernek olur,belki bir film işi çıkar diye.Bizim tromboncularda "nasıl olsa vakit var,birer çay içeriz" deyip Sanatkarlar Kahvesi'nde soluğu alırlar. Çay,kahve,lokum,altmışaltı,pişpirik derken trombonculardan birinin saate bakmak aklına gelir.Telaşla: "Çocuklar! Bir saati geçti.Belki sıra gelmiştir," deyince,diğerleri: "Yapma yahu! Kaçıracağız!" diye kağıtları atıp dışarı fırlarlar. Senfoni bitti.Şef birkaç kez gidip geldi içeri.Sonrada alkışlar sustu.Bizde yavaş yavaş sahneden ayrılmaya başladık. Alelusül şefi tebrik edeyim derken,baktım tromboncular ellerinde sazları telaşla sahneye doğru koşuyorlar,sanki bir yararı olacakmış gibi.Yanımdan geçerlerken şef bunları gördü: "Eyvah!" dedim içimden. "Şimdi kıyametin büyüğü kopuyor..." Ama aaa! O da ne? Şef beni bırakıp onlara doğru fırlayarak: "Çocuklar! Gerçekten birer harika idiniz! Hepinizi candan kutlarım!" diye ellerine sarılmaz mı! Acaba adamcağız, "Olan oldu,biten bitti. Geriye yapacak ne kaldı ki?" nin çaresizliği içinde milletle gırgır mı geçti,yoksa gerçekten tromboncuların yokluğunun farkında mı değildi,vallahi bugün bile çözebilmiş değilim.
TANIDIM...TANIDIM... (Dr.Hamit ALACALIOĞLU) Dünyanın en tanınmış tenoru ENRICO CARUSO'nun büyük derdi ne imiş biliyormusunuz "Tanınmak!" Gittiği yerlerde halk kendisini tanırsa zevkten dörtköşe olur,ağzı kulaklarına varır, tanımadıkları zamanda üzüntüden kahrolurmuş. Büyük şarkıcı,Metropolitan Operası'ndaki prova ve temsillerinden nasılsa fırsat bulup,New York'un mesire yerlerinden birine gitmek üzere taksiye atlar.Bahane: "Biraz hava alıp dinlenmek." Ama asıl neden o değil. "Bakalım halk onu tanıyormu...tanımıyormu?.." Meraktan içi vık vık etmektedir.Daha fazla dayanamaz.İşe taksiden başlar: "Şöför bey! Beni tanıdınmı?" Adam bir iki saniye arkaya bakar: "Hayır efendim! Tanımadım." "Dikkat et bakalım!.. Gazetedeki resimlerden falan?.." Şöför bir daha başını arkaya çevirip,daha bir dikkatle süzer Caruso'yu... Sonrada: "Valla kusura bakmayın! Tanıyamadım efendim!.." Caruso ipin ucunu bırakmaz,üstelemeyi sürdürür: "Hani... Hani... Caruso adı falan... sana bir şeyler anımsatmıyor mu?.. Caruso?.. Caruso?.. Şöför dudak büker... düşünür...düşünür... Sonrada birden aklı başına gelir ve heyecanla: "Hay Allah! Nasıl oldu da tanımadım?.. Tabiiii!.. Tabiiii! Siz o meşhur ROBENSON CARUSO (Crusoe)'sunuz değilmi?.." Ve bilgiç bilgiç başını sallar: "Hey gidi günler hey!.. O ıssız adada... neler çektiniz kim bilir?.." © 2000-2008 Levent ÇOKER |